Medeni Kanunun kadın hakları ile ilgili bölümleri

EVLİLİK Evlilik yaşı (TMK madde 124): Erkek veya kadın 17 yaşını doldurmadıkça evlenemez. Diğer hukuki işlemler için asgari yaş sınırı 18’dir.
Ancak, hâkim olağanüstü durumlarda ve pek önemli bir sebeple 16 yaşını doldurmuş olan erkek veya kadının evlenmesine izin verebilir. Olanak buldukça karardan önce ana ve baba veya vasi dinlenir. Yargıç kararını verirken, kişilerin evlilik için gerekli ruhsal ve bedensel olgunluğa sahip olup olmadıklarına dikkat eder.
Evlenme koşulları (TMK madde 124, 125, 126, 127): Ayırt etme gücüne sahip olmayanlar evlenemez. Küçük, yasal temsilcisinin izni olmadıkça evlenemez. Kısıtlı, yasal temsilcisinin izni olmadıkça evlenemez.
Kişi vesayet altında ise ve vasisi izin vermiyor ise kişi mahkemeye başvurarak izin isteyebilir. “Hâkim, haklı sebep olmaksızın evlenmeye izin vermeyen yasal temsilciyi dinledikten sonra, bu konuda başvuran küçük veya kısıtlının evlenmesine izin verebilir,” (madde 128). Evlilik izni için ikametgahın bulunduğu “Sulh Hukuk Hakimliği”ne başvurulur.
Akıl hastaları evlenmelerinde tıbbî sakınca bulunmadığı resmî sağlık kurulu raporuyla anlaşılmadıkça evlenemez (madde 133). Bir yandan bu madde “normal” yaşam sürebilecek olup da tıbben sorunu olmayan kişilerin evlenme haklarının önünü açıyor olsa da, uygulamada kadınlar açısından sorunlarla karşılaşmak mümkün. Eskiden akıl hastalarının evlenmeleri kanunen tamamen yasakken bile, resmi olmayan nikahlarla bir akıl hastası zorla/görücü usulüyle bir kadınla evlendiriliyor, kadın istemeden de olsa bu kişinin bakımını üstlenmek zorunda kalıyordu. Bu madde ile kadına haksızca ve rızası olmadan bindirilen bu yükün resmileştirilmeye çalışılması söz konusu olabileceğinden, dikkatli olmak gerektiğini düşünüyoruz.
Zorla evlendirme (madde 149, 150, 151) ve zamanında başvuru (madde 152): Hiç kimse zorla evlendirilemez. Kişi küçük de olsa öncelikle kendi izni alınır.
Kişi yasanın evlenmek için aradığı yaştan büyük ise nikâh memurunun önünde hayır diyebilir ve kimse kendisini evet demeye zorlayamaz. Zorlandığı durumda savcılığa suç duyurusunda bulunabilir.
Bir genç kız zorla evlendirilmiş ise; i) Cinsel birleşmeyi reddebilir. Eğer zor kullanılarak bu birleşme yapılmaya zorlanırsa savcılığa suç duyurusunda bulunabilir.
ii) Zorla evlendirildiği için TMK’nın 149, 150 veya 151. maddelerine dayanarak evliliğin iptali davası açabilir. Bu dava evlenme tarihinden itibaren 5 yıl içerisinde açılmalıdır (madde 152).
Başlık parası: Başlık parası erkeğin evleneceği kadının babasına ödediği bir miktar paradır.
Başlık parası yasal değildir ve bu konudaki sözlü anlaşmaların hiç bir geçerliliği yoktur.
Çeyiz: Çeyizle ilgili herhangi bir yasal düzenleme yoktur ancak kadın getirdiği eşyayı kanıtlaması halinde ayrılırken bu mallarını geri alabilir. İspat için faturalar, belgeler veya tanıklar gerekebilir. Ancak bazı Yargıtay kararlarında da belirtildiği gibi, geleneklerin icap ettirdiği şekilde “çeyiz” olarak adlandırılan takı ve eşyaların kadına ait olduğu kabul edilmektedir. Nişanlanma ve evlilik sırasında kadına hediye edilen şeyler kadına aittir. Dava yoluyla dahi kadından geri alınamaz.
Evlilik öncesinde “mihir” senedi hazırlanmışsa, bu senette belirtilen malların kadına ait olduğu yasalarca da kabul edilmektedir.
Evlenme sözleşmesi: Nikah i. Resmi Nikah
Birbiriyle evlenecek erkek ve kadın, içlerinden birinin oturduğu yer evlendirme memurluğuna birlikte başvururlar (madde 134).
Nikah kıymaya resmi memurlar yetkilidir. Belediye bulunan yerlerde nikah belediye başkanı veya onun bu işle görevlendirdiği vekili tarafından kıyılır (madde 134).
Köylerde evlenme isteği “köy ihtiyar heyetine” bildirilir ve nikah muhtar tarafından kıyılır.
Yabancı ülkelerde evlenecek kişilerin her ikisinin de Türkiye vatandaşı olması durumunda, bulunulan ülkenin makamı, memuru veya Türkiye Konsoloslukları yetkilidirler. Taraflardan birinin yabancı olması durumunda bulunulan ülkenin yasalarına göre evlilik yapılır ve Türk hukukuna aykırı olmamak kaydı ile bu evlilik, Türkiye’de de geçerlidir
Türkiye’de ise bir Türk vatandaşı bir yabancı uyruklu ile yetkili bir Türk makamı, memuru önünde evlenebilir. Yine ikisi de yabancı ise bir Türk yetkili memuru, makamı önünde evlilik sözleşmesi yapılır (Evlendirme Yönetmeliği madde 12). ii. Dini Nikah; (TMK madde 143), (TCK, madde 237/3-4)
Dini nikah ancak resmi nikah kıyıldıktan sonra kıyılabilir (TMK, madde 143). Resmi nikah yapmadan sadece dini nikah yapmak veya resmi nikahtan önce dini nikah yapmak suçtur (TCK, madde 237/3-4). Bu maddeye göre resmi nikahın kıyıldığını gösteren resmi belgeleri görmeden nikah kıyanlar da kıydıranlar da cezalandırılır.
İmam nikahı kadına yasalar karşısında her hangi bir hak tanımaz. Kadın eşinden ayrıldığı takdirde nafaka talep edemez, mirasta pay sahibi olamaz. “Eşler oturacakları konutu beraber seçerler. Birliği eşler beraberce yönetirler” (TMK madde 186). Yeni Medeni Kanun, “aile reisliği” kavramını ortadan kaldırmıştır.
Soyadı: Mayıs 1997’de Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren yasaya göre, kadın kocasının soyadının önünde, evlilik öncesi soyadını da kullanabilmektedir.

YENİ KANUNESKİ KANUNEşler oturacakları konutu beraber seçerler. Birliği eşler beraberce yönetirlerEvlilik birliğinin reisi kocadır. Koca ortak ikametgâhı seçer
Çalışma 1990 yılına kadar, yasa (TMK madde 159) evli kadınlara, ev dışında çalışabilmek için kocalarından izin alma zorunluluğu getirmekteydi. 1980’lerden sonra başlayan kadın hareketinin çabalarıyla bu madde 29.11.1990 tarihli Anayasa Mahkemesi kararıyla iptal edilince bu zorunluluk ortadan kalktı.
Kasım 2001’de kabul edilen yeni Medeni Kanun’un ilk tasarısında bu kararın iyice somutlaştırılması ve yasada, “Eşlerden her biri, meslek veya iş seçiminde diğerinin iznini almak zorunda değildir” şeklinde bir madde yer alması öngörülmüştü (madde 192). Ancak erkek egemen anlayışın çabalarıyla madde değiştirilerek, “Eşlerden her birinin meslek ve iş seçiminde ve bunların yürütülmesinde evlilik birliğinin huzur ve yararını göz önünde tutacağı…” şeklinde, kadınların zararına esnetilmesi muhtemel bir cümle eklendi.
BOŞANMA / AYRILIK KARARI / AYRI YAŞAMA / VELAYET / MALLARDA TASARRUF YETKİSİ
Boşanma: Medeni Kanuna göre kadın ve erkek için boşanma nedenleri farklılık göstermez, her iki taraf için de aynıdır. Boşanma nedenlerini şöyle sıralayabiliriz:
a) Eşlerden biri zina ederse, diğer eş boşanma davası açabilir (madde 161). Zina eylemi (sadakatsizlik) nedeniyle geçimsizliğe dayanarak boşanma davası açmak mümkündür. Dava açma hakkı olan eşin, zina olayını öğrendiği günden başlayarak altı ay içinde, ve zinanın yapıldığı tarihten itibaren her durumda dava açmaya hakkı vardır. Beş sene geçince dava hakkı düşer.
Affeden tarafın dava hakkı yoktur.

Erkeğin zinasını düzenleyen 441. madde, Anayasa’nın 10. maddesine yani “kanun önünde eşitlik” ilkesine aykırı bulunarak 27.12.1997’de iptal edildi. Kadının zinasını düzenleyen TCK 440. madde de 23.06.1998 itibariyle iptal edildi. Böylece, zina ceza gerektiren bir suç olmaktan çıkarıldı. Artık zina sadece Medeni Kanuna göre boşanma sebepleri arasında yer alan bir fiil.
b) Eşlerden her biri diğeri tarafından hayatına kastedilmesi veya kendisine pek kötü davranılması ya da ağır derecede onur kırıcı bir davranışta bulunulması sebebiyle boşanma davası açabilir (madde 162).
Boşanma nedenini öğrendiği tarihten itibaren altı ay ve her durumda, boşanmaya yol açan olayın meydana geldiği günden itibaren beş sene içinde dava açmayan eşin dava hakkı düşer.
Affeden tarafın dava hakkı yoktur.
Cana kastın anlamı açıktır: Bir kimse için yaşamsal tehlike doğuracak nitelikteki eylemler diyebiliriz. Pek kötü davranma kavramı içine ise bir çok olay ve eylem girebilir. Örneğin, dövmek, eziyet etmek, zorla cinsel ilişki kurmak, ağır hakaretlerde bulunmak gibi. Onur kırıcı davranışın yorumu asıl olarak yargıca bırakılmıştır. Örneğin, kocanın kadının çalıştığı işyerine veya katıldığı kurs yerine gelip ona hakaret etmesi onur kırıcı bir davranış olarak kabul edilir.
c) Eşlerden biri küçük düşürücü bir suç işler veya haysiyetsiz bir hayat sürer ve bu sebeplerden ötürü onunla birlikte yaşaması diğer eşten beklenemezse, bu eş her zaman boşanma davası açabilir (madde 163).
“Küçük düşürücü” suçlar, yüz kızartıcı olan ve olmayan suçları kapsayan geniş bir kavramdır. Bu eylemler belirli bir sınırlamaya tabi değildir ancak örneklersek; hırsızlık, dolandırıcılık, ırza geçmek, fuhuşa zorlamak, adam öldürmek bu tür suçlar arasında sayılabilir. Bu ve benzeri birçok durumda boşanma davası açmak mümkündür.
“Haysiyetsiz bir yaşam süren,” örneğin sarhoş gezip olay çıkaran, ya da “küçük düşürücü suçlar” işleyen, örneğin hırsızlık yapan bir kocaya karşı açılan davada, boşanma kararının verilmesi için durumun diğer eş için birlikte yaşamayı çekilmez hale getirmiş olması gerekmektedir.
Bu gerekçelerle her zaman boşanma davası açılabilir. Bir zaman sınırlaması yoktur.
d) Eşlerden biri, evlenmenin kendisine yüklediği görevleri yerine getirmemek için eşini terk ettiği veya haklı bir neden olmaksızın evine dönmediği takdirde, ayrılık en az altı ay sürmüş (dört ay ayrı yaşama, iki ay da ihtardan sonra eve dönmeyi bekleme süresidir) ve devam etmekte ise, terk edilen eş boşanma davası açabilir. Diğerini evi terketmeye zorlayan veya haklı bir sebep olmaksızın eve dönmesini engelleyen eş de terk etmiş sayılır (madde 164).
Davaya hakkı olanın isteği üzerine hakim, diğer tarafa, iki ay içinde eve dönmesini ihtar eder. İhtar, gerektiğinde ilanen (gazete ilanıyla olduğu gibi) yapılır. Ancak, ayrı yaşama süresi dört ayı doldurmadıkça ihtar kararı verilmesi istenemeyeceği gibi, ihtar kararının karşı tarafa ulaşmasından itibaren iki ay geçmedikçe boşanma davası açılamaz.
Medeni Kanun’a göre eşler evlerini beraber seçerler, kendilerine yapılacak olan bütün tebligatlar bu adrese yapılır ve hukuken işleyecek süreler bu tarihten itibaren işler. Bununla birlikte, evli bir kadın isterse ayrı bir ev tutarak orada yaşayabilir, kimse onu kocasıyla beraber yaşadığı eve dönmeye zorlayamaz. Ancak kocası onun evine dönmesini isterse ona resmi bir yazı göndererek “terk” nedeniyle boşanma davası prosedürünü başlatabilir.
e) Eşlerden biri akıl hastası olup da bu yüzden ortak hayat diğer eş için çekilmez hale gelirse, hastalığın geçmesine olanak bulunmadığı resmi sağlık kurulu raporuyla tesbit edilmek koşuluyla bu eş boşanma davası açılabilir (madde 165).
f) Evlilik birliği, ortak hayatı sürdürmeleri kendilerinden beklenemeyecek derecede temelinden sarsılmış olursa, eşlerden her biri boşanma davası açabilir (madde 166).
Yukarıdaki fıkrada belirtilen hâllerde, davacının kusuru daha ağır ise, davalının açılan davaya itiraz hakkı vardır. Bununla beraber bu itiraz, hakkın kötüye kullanılması niteliğinde ise ve evlilik birliğinin devamında davalı ve çocuklar bakımından korunmaya değer bir yarar kalmamışsa boşanmaya karar verilebilir.
Madde 166 dışında saydıklarımız özel boşanma nedenleridir. Madde 166 ise genel boşanma nedenidir. “Terk” dışında kalan bütün diğer boşanma nedenleri, aslında genel boşanmanın kapsamına da girmektedir. Bunun yanı sıra, boşanmaya yol açabilecek bir çok neden bu maddenin kapsamına girer; sevgi ve saygının bitmesi, kadının gelirinin zorla elinden alınması, aşağılama, eşin suç işlediğini ihbar ederek cezalandırılmasına yol açmak gibi. Ancak madde 166 dışındaki boşanma maddeleriyle dava açıldığı taktirde, boşanma daha hızlı ve daha kesin olarak gerçekleşir. Genel boşanma maddesi ile dava açmak, hakimin takdir yetkisini artırmakta, davaların uzamasına neden olmaktadır.
Yine bu maddeye dayanarak, evliliği bir yıldan fazla sürmüş olan tarafların, her konuda anlaşmaları ve mahkemede hazır bulunmaları halinde, tanık dinlenmesine de gerek olmadan tek celsede boşanmaları mümkündür.
Bu maddeye göre; boşanma nedenlerinden herhangi birine dayanarak açılmış olan davanın reddine karar verilmesi ve bu kararın kesinleşmesinden itibaren üç yıl geçmesi halinde, hangi nedenle olursa olsun ortak hayat yeniden kurulamamışsa, eşlerden birinin talebi üzerine boşanmaya karar verilir.
Kadının boşandığı erkekle tekrar evlenmesi veya evlenmeden bir araya gelmesi konusunda hiç bir kısıtlama yoktur.
Ayrılık kararı / Ayrı Yaşama Medeni Kanun madde 170’e göre “Boşanma sebebi ispatlanmış olursa hâkim boşanmaya veya ayrılığa karar verir.”
Boşanmak için mahkemeye başvurulmuş ise ve hâkim tarafların barışabileceklerini düşünüyorsa ayrılık kararı verebilir ama ayrılık istemi ile mahkemeye başvurulmuş ise boşanmaya karar verilemez (madde 170).
Boşanma nedenlerinden birine dayanarak ayrılık kararı için mahkemeye başvurulabilir, bu takdirde yargıç bir yıldan üç yıla kadar ayrılık kararı verebilir. Bu ayrı yaşama kararından sonra taraflar hâlâ bir araya gelmemişlerse, bir tarafın isteği ile boşanmaya karar verilir (madde 171-172).
Velayet
Çocuğun velayeti TMK’ya göre ana-baba ayrımı yapılmaksızın her iki tarafa aittir. Evlilik dışı doğan çocukların velayeti annenindir.
Hiç de eşitlikçi olmayan bir anlayış içeren, taraflar arasında çocuklara ilişkin bir anlaşmazlık çıkması halinde, örneğin çocuğun nasıl bir okulda okuması gerektiği, hangi dini seçeceği gibi bir konuda uyuşulamaması halinde, kanunda babanın oyunu geçerli kılan eski Medeni Kanun’daki 163’üncü madde kaldırılmıştır.
Taraflardan birinin ölümü halinde, velayeti sağ kalan taraf tek başına kullanma hakkına sahiptir.
Boşanma durumunda hâkim, hangi tarafın çocuğa daha iyi bakabileceğine inanıyorsa velayeti o tarafa verir. Bu konuda erkeğin ya da kadının her hangi bir üstünlüğü yoktur. Çocuğun kendisine verilmediği taraf mali gücüne göre çocuğun bakım ve beslenme giderlerine katılmak zorundadır (iştirak nafakası ödeyerek). Velayet hakkına sahip olmayan tarafla çocuğun bireysel ilişkisinin nasıl olacağına da, tarafların anlaşmaları ya da anlaşamamaları hallerine göre—ancak her durumda çocuğun menfaatlerini gözeterek—hâkim karar verir (madde 182).
Ana veya babanın yeniden evlenmesi velayetin kaybedilmesini gerektirmez (madde 349).
Boşanma halinde kız çocuğun babaya, erkek çocuğun anneye verileceği gibi yaygın bir inanış vardır, ancak bu sadece bir rivayet olup, hiç bir geçerliliği bulunmamaktadır. Türkiye genelindeki uygulamalara bakacak olursak, boşanma durumunda çocukların velayeti daha çok anneye verilir.
Ayrıca “küçük düşürücü suçlar veya haysiyetsiz yaşam sürme”ye dayalı boşanma davalarında, yargıç kusurlu olduğu kabul edilen tarafa çocuğun velayetini veremez.
Mallarda tasarruf yetkisi
Madde 199, sırf kadına nafaka veya tazminat ödememek için mevcut mallarını başkalarına devretme yoluna giden, boşanmaya kararlı kocalara karşı bir önlem getirmektedir. Bu maddeye göre, eşlerden birinin tasarruf yetkisinin kısıtlanmasına karar verme yetkisi hakimdedir. Hakim ayrıca taşınmaz mallarla ilgili olarak tasarruf yetkisinin kısıtlanmasına kendiliğinden de karar verebiliyor. Böylece başkalarının üstüne ev yaparak, başkalarına devrederek, eşlerin birbirlerinden mal kaçırmaları engellenmiş oluyor.
MAL REJİMİ / NAFAKA / MADDİ VE MANEVİ TAZMİNAT
Mal Rejimi Mal rejimi, evlilik süresince malların nasıl tasarruf edileceğini (idare, harcama), ve boşanma veya ayrılık durumunda bu malların eşler arasında nasıl paylaşılacağını düzenler.
Yasal Mal Rejimi: Yasal mal rejimi, kendiliğinden ve genel olarak geçerli olan mal rejimidir. Yeni Medeni Kanun’un 1 Ocak 2002’de yürürlüğe girdiği tarihten itibaren, yasal mal rejimi Edinilmiş Mallara Katılma Rejimi olmuştur.
YENİ MEDENİ KANUNA GÖRE MAL REJİMLERİ
Yeni Medeni Kanunda dört çeşit mal rejimi vardır a) Edinilmiş mallara katılma b) Mal ayrılığı c) Paylaşmalı mal ayrılığı d) Mal ortaklığı. Başka bir mal rejimi seçilmediği takdirde, edinilmiş mallara katılma rejimi kendiliğinden geçerlidir. Diğerleri seçimlik rejimdir.
Mal ayrılığı, paylaşmalı mal ayrılığı ve mal ortaklığı rejimleri, tarafların noterde yapacakları bir “Mal Rejimi Sözleşmesi” ile seçilebilir ve ortaklığa girecek mallar burada belirlenir. Ayrıca taraflar evlenme başvurusu sırasında da hangi mal rejimini seçtiklerini yazılı olarak bildirebilirler (madde 205). Bu gibi bir durumda, evlenme başvurusu yaparken kadının neye imza attığını iyi bilmesi çok önemlidir.
Edinilmiş mallara katılma rejimi kendiliğinden geçerli mal rejimi olduğu için, evlilik sırasında herhangi bir sözleşme yapmaya gerek olmaksızın bütün evlilikler için geçerlidir; diğer üç seçenek ile yasaya girmiş olan mal rejimleri ise, eşlerin evllik sırasında veya sonradan seçimi üzerine uygulanabilmektedir.
Edinilmiş mallara katılma rejiminde iki çeşit mal vardır. 1. Edinilmiş mallar
2. Kişisel mallar

Kişisel mallar bölüşülmeyecek, sadece evliliğin başından beri edinilmiş olan mallar boşanma veya ölüm durumunda eşler arasında eşit olarak bölüşülecektir. Eşler bir sözleşmeyle kişisel mallar listesine ekler yapabilirler. Eşlerden biri, mal devrederek, hediye verip bağış yaparak diğer eşin payını azaltmaya çalışmışsa bile, yargıç paylaştırma yaparken bu malları hesaba katar. Ölüm halinde ise sağ kalan eş önce evlilik sırasında edinilen malların payına düşen yarısını alacak, miras kalan yarım paydan ise diğer mirasçılarla birlikte payına düşeni alacaktır. Ayrıca, sağ kalan eş istediği taktirde, evlilik sırasında oturduğu ev ve kullandığı eşyanın mülkiyetinin kendisine verilmesini isteme hakkına sahiptir.
Bölüşüme girmeyecek olan kişisel mallar:
Evlilik öncesinde edinilmiş mallar
Miras payları
Hibe yoluyla elde edilen şeyler
Manevi tazminat alacakları
Eşlerden birisinin sadece kişisel kullanımına yarayan eşya (giysi, spor aletleri, vs) Bölüşüme girecek edinilmiş mallar:
Çalışarak, emek vererek elde edilen gelirler
Sosyal yardım kuruluşlarından edinilen gelirler
Ödenen tazminatlar
Kişisel malların gelirleri (örneğin miras yoluyla kalmış evin kira geliri)
Edinilmiş malların yerine geçen değerler (örneğin bir evin satılması yoluyla elde edilmiş gelir, ya da sigorta parası) Mal ayrılığı rejiminde her bir eş yasal sınırlar içerisinde kendi mal varlığı üzerinde yönetim, yararlanma ve tasarruf haklarını korur. Bu kural ilk bakışta kulağa hoş gelebilir çünkü bu durumda herkes neye sahip ise onun sahibi olmaya devam eder. Ama bu durum çoğunlukla kadınların aleyhine işlemektedir. Zira kadınlar para, mal, mülk vb. – kendilerine ait olsa bile – erkeklerin üzerine kaydetmeye ses çıkarmamakta, çoğunlukla da buna zorlanmaktadırlar. Bu da kadının boşanması durumunda yoksullaşmasına veya bu yoksulluğu yaşamamak için evde şiddete boyun eğmesine neden olmaktadır.
Ayrıca kadın ev dışında çalışmadığı takdirde—ki kadınların büyük çoğunluğu evlenmeden önce dışarıda bir işleri olsa bile evlendikten sonra işlerinden ayrılıp bütün vakitlerini evlerine, çocuk ve kocalarının bakımına, temizliğine ve beslenmelerine ayırmaktadırlar— erkek dışarıda çalışıp para kazandığı için alınan her şey erkeğin üzerine kaydedilmektedir. Kadının evdeki çalışmasının parasal bir karşılığı olmadığı için bu durum kadının boşanma durumunda, hiç bir şeye sahip olmadan, ömür boyu bedavaya çalışmış olması, ayrıca Türkiye koşullarında hiçbir sosyal güvencesi kalmaması anlamına gelir.
Paylaşmalı mal ayrılığı rejimi tarafların isteği üzerine kurulması gereken seçimlik bir mal rejimidir. Buna göre, ayrılık veya ölüm halinde eşler arasında eşit olarak paylaştırılacak mallar şunlardır: rejimin kurulmasından sonra edinilen ailenin ortak olarak kullandığı ve yararlandığı mallar ile ailenin geleceğini güvence altına almaya yönelik yatırımlar.
İlk bakışta adil gibi görünen bu rejim, istismara açıktır. Nelerin ailenin ortak kullanımına, nelerin de işyeri veya ticari kullanıma ait olduğu belirsizdir. Ayrıca yukarıdaki önemli notta belirtilen hususlardan “Paylaştırmada işletmelerin ekonomik bütünlüğü gözetilir” maddesi burada da geçerlidir. Örneğin eşinden mal kaçırmak isteyen bir koca, ortak konut dışında evler alarak, boşanma durumunda bu evlerin ticari amaçlı olduğunu söyleyerek paylaşıma dahil edilmemesini isteyebilir. Aynı şekilde tarımla uğraşan bir koca, traktörünün paylaşım dışı tutulmasını isteyebilir. Böyle durumlarda bir malın kendisine ait olduğunu iddia eden taraf bunu kanıtlamak zorundadır.
Mal ortaklığı rejiminin kabul edilmesi halinde, eşler kişisel sayılan mallar dışında kalan ve mal ortaklığına giren mallara ve gelirlere ortaklaşa sahip olurlar ve hiçbiri hissesine bağımsız olarak tasarruf edemez (harcama yapamaz). Eşlerin kişisel mallarının gelirleri de genel mal ortaklığı rejimine dahildir.
Eşlerden birinin:
kendi payına ait malvarlığı borca batmış veya haczedilmişse,
Diğer eşe ait malvarlığını tehlikeye atmışsa,
Evlilik birliğine ait mallar üzerinde bir tasarruf işlemi yapması haksız bir sebeple engelleniyorsa,
Diğerine malvarlığı, geliri, borçları veya ortaklık malları hakkında bilgi vermiyorsa,
Ayırt etme gücü sürekli yoksa, O zaman diğer eş mal ayrılığı rejimine geçilmesini isteyebilir. Eşlerden herhangi birinin yerleşim yeri mahkemesi yetkili olur.
YÜRÜRLÜK YASASININ 10. MADDESİ
Eski Medeni Kanun’da kendiliğinden geçerli olan rejim mal ayrılığıydı. Malları tapunun ve belgenin kimin üzerine olduğuna göre ayıran bu rejim, (Türkiye’de tapuların sadece %8’inin kadınların üzerine olduğu göz önüne alındığında) boşanma veya ölüm durumunda kadının aleyhine işliyordu. Kadın hareketi yıllarca daha eşitlikçi bir mal paylaşımını öngören ve böylelikle eşlerin evlilik birliğine kattıkları emeği de göz önüne alan, “edinilmiş mallara katılma” rejiminin kendiliğinden geçerli rejim olması için çaba harcadı.
1 Ocak 2002’de yürürlüğe giren yeni Medeni Kanun ile, kadın hareketi çabalarının meyvelerini toplamaya başladı. Edinilmiş mallara katılma rejimi kendiliğinden geçerli rejim oldu. Ancak, Meclis’te son dakikada yapılan bir hamleyle, yasa bir darbe aldı. Mal rejiminin uygulanmasına ilişkin YÜRÜRLÜK YASASI’nın 10. maddesine göre, edinilmiş mallara katılma rejimi, 1 Ocak 2002’den itibaren geçerli sayılıyor ve bu tarihten sonra edinilen malları kapsıyor.
Bu tarihten önce evlenmiş eşler, yasayı evliliklerinin başından itibaren geçerli kılmak için, birlikte notere gidip bu rejime geçmek istediklerini belirten bir sözleşme yapmak zorundalar. Ve böyle bir sözleşme yapmak için sadece 31 Aralık 2002’ye kadar süreleri var. Kadın hareketi, maddenin bu şekilde geçmemesi için çok çaba sarfetti ancak Meclis’in kararlı direnişini aşamadı.
SONUÇ:

EVLİLİK İÇİNDE, 1 OCAK 2002’DEN SONRA EDİNİLEN MALLAR EŞİT PAYLAŞIMA TABİ. EVLİLİĞİN BU TARİHTEN ÖNCEKİ BÖLÜMÜNDE EDİNİLMİŞ MALLAR İSE:
31 ARALIK 2002’YE KADAR SÖZLEŞME YAPILIRSA YENİ REJİME, YANİ EŞİT PAYLAŞIMA TABİ
SÖZLEŞME YAPILMAZSA ESKİ REJİME TABİ Oysa kadın hareketinin önerdiği ve desteklediği gibi, yeni mal rejimi EVLİLİK TARİHİNDEN İTİBAREN geçerli olsaydı, ne böyle bir eşitsizlik, ne de böyle bir kargaşa söz konusu olacaktı.

Nafaka : Boşanma durumunda, genel olarak kadının mağduriyetini hafifleteceği varsayılan maddi karşılıklardan en çok bilinen ve uygulananı nafaka.
Boşanma davası devam ederken, mağdur olan kadın ve varsa çocukların geçimini sağlamak üzere, hakim, talebe bağlı olmaksızın tedbir nafakasına karar verir. Tedbir nafakası, dava tarihinden itibaren bağlanıp dava sonuçlanana kadar devam eden bir nafakadır (madde 169).
Tedbir nafakasının dava sonrasında yoksulluk nafakasına dönüşmesi talep edilebilir. Boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek olan eş, kusuru daha ağır olmamak koşuluyla geçimi için diğer eşten mali gücü oranında süresiz nafaka isteyebilir (madde 175). Buna yoksulluk nafakası diyoruz. Ancak eski Medeni Kanun’a göre erkeğin kadından yoksulluk nafakası talep edebilmesi için, kadının refah içinde olması gerekirken bu madde “eşitlik” adına kaldırılmıştır. Yoksulluk nafakasının, istenirse her ay değil toptan ödenmesine de karar verilebilir (madde 176).
Velayet kendisine verilmemiş olan taraf, mali gücü oranında, çocuğun geçim ve eğitim-öğrenim masraflarına katılmakla yükümlüdür. Çocuk lehine bağlanan bu nafakaya da iştirak nafakası adı verilir.
Ayrıca az bilinen bir uygulama daha vardır. Medeni Kanun’un 364. maddesine göre “Herkes, yardım etmediği takdirde yoksulluğa düşecek olan annesine, babasına, çocuklarına ve kardeşlerine nafaka vermekle yükümlüdür.” Zor durumda olan, boşanma nedeniyle ailesinin sırt çevirdiği bir kadın, bu maddeyi kullanarak aile veya kardeşlerinden nafaka talep edebilir.
Maddi-manevi tazminat (madde 174): Maddi tazminat talep edebilmek için “mevcut veya beklenen bir yararın boşanma nedeniyle zedelenmiş olması” gerekmektedir. Manevi tazminat talep edebilmek için ise boşanmaya yol açan olaylar nedeniyle “kişilik haklarının saldırıya uğramış olması” gerekiyor. Yani, dayak, kötü muamele, hakaret, istek dışı cinsel ilişkiye zorlama, tecavüz, zina, itibarın zedelenmesi, sosyal çevrede yaşayamaz duruma gelmek vb. koşullarda manevi tazminat talep etmek mümkün.

Medeni Kanun

Erkeklerin evlilik kurumu içindeki üstünlüklerine son veren 4721 sayılı yeni Medeni Kanun Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 22 Kasım 2001’de kabul edildi. Böylelikle, 1951 yılından beri süregelen Medeni Kanun’u değiştirme çabaları nihayet meyva vermiş, 1926 tarihli 743 sayılı Medeni Kanun, 75 yıl sonra değiştirilmiş oldu. 2000-2001 yıllarında kadın hareketi bu kanun değişikliği konusunda çok yoğun çalışmalar yaptı. 126 kadın grubunun toplantılar, basın, faks kampanyaları, açıklamalar, bildiriler, Meclis ziyaretleri, birebir temaslar yoluyla Türkiye’nin bütün bölgelerinde yürüttüğü etkinlikler kadınların aile içindeki yasal statüsünde (bazı eksiklikleri saklı kalmak kaydıyla) köklü değişiklikler yapan yeni Medeni Kanun ile sonucuna ulaşmıştır.
Yeni Medeni Kanun aile ve kadının aile içindeki rolü konusunda yeni bir yaklaşımı benimsemektedir. Zamanın İsviçre Medeni Kanunu’na dayanılarak hazırlanan 1926 tarihli yasanın kadının aile içindeki hak ve görevlerini kocasına göre tanımlayan ve kadını aile içinde yasal olarak tabi konumda tutan bir anlayış vardı. Yeni Medeni Kanun aileyi kadın ile erkek arasında eşitlik temeline dayalı bir ortaklık olarak tanımlamaktadır. Aile içinde eşler arasında eşitlik Anayasa’nın 41. maddesine eklenen “Aile eşler arasında eşitliğe dayanır” cümlesiyle anayasal güvence altına alınmıştır. Bu anlayış kanunun diline de yansımış, “karı” ve “koca” kavramları yerini “eşler” kavramına bırakmıştır. Yasanın dili de önemli ölçüde sadeleştirilerek herkesin anlayabileceği hale getirilmiştir.
Yasanın yeni yaklaşımını yansıtan bazı değişiklikler şöyle sıralanabilir:
“Koca” artık ailenin reisi değil; eşler, eşit ortaklar olarak aile birliğini eşit karar yetkisi ile birlikte yürütüyorlar
Eşler aile konutu üzerinde eşit hak sahibi
Eşler evlilik süresi içinde edinilmiş mallar üzerinde eşit hak sahibi
Eşler eşit temsil hakkına sahip
Evlilik dışı çocuklar için kullanılan “gayrımeşru çocuk” kavramı kalktı; evlilik dışında doğmuş çocukların velayeti anneye ait.

Feminist hukuk teorisi

FEMİNİZM VE HUKUK
Feminist hukuk teorisinin, felsefi ve düşünsel boyuttan taşarak gitgide mahkeme kararlarını da yönlendirir hale geldiği, hayret verici bir biçimde karşımıza çıkmaktadır. Üzeri “kadın-erkek eşitliği” gibi süslü ve fiyakalı bir tabirle örtülmeye çalışılan feminizm, derinlemesine irdelendiğinde , toplumsal yaşamda, özellikle gelişmekte olan toplumlarda ve özellikle kadın-erkek ilişkilerinde, kadınların açıkça ellerinde bulundurdukları üstünlüğü perçinleme amacı peşinde koşan, ayrıksı ve tehlikeli bir olgudur. Kadına, “ulaşılması güç, öte bir varlık” gözüyle bakıldığı bu toplumlarda, kadınların kendilerine başta eğitim, siyasal yaşam olmak üzere yaşamın her alanında tanınan haklar sayesinde her geçen gün konumlarını güçlendirdikleri görülmektedir. Başka bir anlatımla, ikili ilişkilerde herşeyi gizlice yöneten kadın, bu üstünlüğünü toplumsal rolüne de taşıma yolunda her geçen gün daha fazla ilerlemektedir. Tüm bunların doğruluğunu kanıtlamak için, Çinli prenseslerin, sözde sınırları alabildiğine geniş, koca imparatorlukları yöneten Türk hakanlarını nasıl birbirine kırdırdığını hatırlatmak bile yeterlidir. Son tahlilde feminizm, kadınların üstünlüğü temeli üzerine kurulu, erkek düşmanı bir düşünce akımıdır.
Bu düşünce akımı, genelde her alanda etkilidir; fakat bu etkinin en büyük önem arz ettiği alan hukuk ve hukuk uygulamasıdır. Madem ki hukuk, en kaba tanımıyla, insan davranışlarını düzenleyen, devletin kendilerine uyulmamasına belli yaptırımlar bağladığı kurallar bütünüdür, feminist düşünce etkisi altında hukuk da kadınları temel alan bir himaye vasıtasına dönüşecektir. İşte son yıllardaki ibret verici gelişmeler de bunu göstermekte, bu olgu, aslında toplumsal gerçekliğe hiç uygun düşmeyen yasa değişiklikleri, bazı kesimlere yaranma amacı açık olan yüksek mahkeme kararlarında somutlaşmaktadır.
Bir kere Anayasa mahkemesinin zinayı suç olmaktan çıkarması düşündürücüdür. “Zina, suç sayılmamalıdır, çünkü bir evlilik ceza müeyyidesi sayesinde ayakta kalacaksa, bitsin daha iyi.” gibi sakat bir yaklaşımla savunulan bu Anayasa mahkemesi kararı doğru sayılırsa, ceza kanunundaki çoğu kabahat suçununda en kısa sürede kanun metninden çıkarılması gerekir. Hatta emniyeti suiistimal cürmünün bile. Çünkü ” Güvene dayanan bir özel hukuk ilişkisi, ceza müeyyidesi ile himaye edilmektense, hiç olmamalıdır. Ya da bu suçu teşkil eden fiil, sadece özel hukuk açısından bir tazminat nedeni olmalıdır.”(!)
Geçen yıl yürürlüğe giren yeni medeni yasa da, bunun en güzel örneğidir. Bu yasa, başından beri süregelen, tepeden inmeci, toplumsal destekten yoksun yenilik hareketleri ve AB’ye girme hayallerinin de etkisiyle alelacele yapılıveren, yanlış, karmaşık ve anlaşılmaz kurallarla dolu, öz türkçe hevesiyle zorlama sözcüklerin sıkıştırıldığı garip bir yasadır. Türk insanının gerçek anlamda medeni ve ileri olmasını engelleyen “şekilcilik” (=formalizm), bu noktada da ön plandadır. “Yeni bir yasa yaparız, her şey mükemmelleşiverir.” anlayışı hala hakim konumdadır. Hukuk kurallarının “etkinlik” yönü göz önüne alınmadığı için, aşırı pozitivist yaklaşım sürüp gitmektedir. Adeta kanunla olmayan şeylerin yaratılacağı zannedilmektedir. Kanunda yapılan tüm değişiklere rağmen, daha doğrusu yepyeni bir kanun yapılmasına rağmen toplumsal ilişkilerde hiçbir şey değişmemiştir. Aile konutunu hala koca seçmektedir. Adam eşine “karım” demeye devam etmektedir. Bu ise hukukla eğitimin işlevlerinin karıştırılmasının sonucudur.
İtalyan mahkemesinin önceki kararlarının neden bu kadar eleştirildiğini anlamak mümkün değildir. Gerçekten de, neredeyse hiçbir toplumda, kadınların cinsel tacizleri cezalandırılmamaktadır. Bu ise ” Kendisine kadın tarafından tacizde bulunan erkeğin,ona karşı koyması ahmaklıktır.” gibi saçma ve bir o kadar da garip anlayıştan kaynaklanmaktadır. Oysa bu anlayışın, kadının ikili ilişkilerdeki hakimyetten kaynaklandığı bilinmelidir.Yani kadın istemedikçe, hiçbir şeyin olmayacağı; kadın isteyince ise herşeyin olacağı, yani erkeğin itiraz edemeyeceği düşünülmektedir. Ceza hukukundaki “haksız tahrik” kurumu, bu konuda hemen hemen hiç uygulanmamaktadır. Bu ise kadınların, toplumsal ilişkilerde aşırı rahat tavırlarına yol açmaktadır. Bir erkeğin kadının p…nu ellemesi ırza tasaddi olurken, kadının erkek karşısındaki çıldırtıcı tavırları, özellikle de kıyafetleri özgürlük olarak adlandırılmaktadır.Oysa bunların, erkekler üzerinde ne kadar olumsuz etki yaptığı kadınlarca da bilinmektedir. Sonuçta kadınların, erkeklerin kendilerine bakması ve bir şey yapamaması karşında hissedecekleri anlaşılmaz ve hastalıklı haz uğruna, erkeklerin hakları ve özgürlükleri zarar görmektedir. İki cinsin hareketleri açısından ise sadece dokunsal-görsel ayırımı yapılması ve birinin suç diğerinin özgürlük olması anlaşılamamaktadır.
Son olarak, kendisini aldattığını kanıtlamak için karısının telefonunu dinlediği gerekçesiyle cezalandırılan kocanın ilginç durumuna değinmek gerekmektedir. Sadece heberleşme özgürlüğünün bir temel hak olduğuna ve delillerin hukuka uygun olması gereğine dayanarak, somut olayın özellikleri hiçe sayılarak böyle bir karar verilmesi, ceza kanunumuzu iktibas ettiğimiz ülke adına üzüntü vericidir. Bir kere belli suçlar veya özel hukuk müeyydileri, belli kişiler arasında geçerli değildir. Eşler ise, birbirine en yakın kişiler durumundadır. Bunlar arasında, bu tür bir boşanma nedeninin kadının bunu ikrar edeceği veya kocasını aldattığına dair senet hazırlayacağı düşünülemeyeceğine göre, bu vakıanın telefon dinleme suretiyle kanıtlanmasında da hukuka aykırılık olmamak gerekir. Aksi takdirde, insanların sürekli olarak şüphe altında, huzursuz bir yaşam sürmesi zorunluluk haline getirilmiş olur. Zira koca bunu tespit etse bile, cezai müeyyide korkusuyla mahkemeye başvuramaycaktır. Sonuç olarak, bu olayda aldatmak çok masum bir olayken, aile hayatını temelden sarasacak bir maddi vakıayı araştırmak suç sayılmaktadır. Önümüzdeki yıllarda, zinanın boşanma nedeni olmaktan da çıkarılacağı söylenebilir.

Eşinin Telefonlarını Dinleyen Kocaya Hapis

Eşinin telefonlarını dinleyen kocaya hapis

İtalyan Temyiz Mahkemesi, boşanmak üzere olduğu eşinin telefon konuşmalarını kendisini aldattığını ispatlamak için gizlice dinleyen kocayı 8 ay hapisle cezalandırdı.

Kadının poposunu ellemek taciz sayılmaz’ ve ‘kot pantolon giyen kadına tecavüz etmek imkansızdır’ şeklindeki kararlarıyla kadınları ayağa kaldıran İtalyan mahkemeleri, sonunda kadınların lehine kararlar vermeye başladı. Boşanmak üzere olduğu eşinin telefonlarını gizlice dinleyen bir koca mahkeme tarafından suçlu bulunurken, İtalyan basını bu olayı ‘Erkeklerin yenilgisi’ olarak yorumladı.

Bir türlü kurtulamadı

İtalyan medyasının günlerdir geniş yer verdiği bu olaya göre, eşinden ayrılmak üzere olan ve adı açıklanmayan bir kadın, kocasının telefonuna dinlenme cihazı yerleştirdiğini anlayınca soluğu mahkemede aldı. Tarafları dinleyen mahkeme, eşini gizlice dinleyen kocayı 8 ay hapis cezasına mahkum etti. ‘Dinlenen konuşmalar, partnerin aldatmasını kanıtlıyor’ diyerek savunma yapan ve kararı temyiz etmek isteyen kocanın itirazı ise İtalyan Temyiz Mahkemesi tarafından da kabul edilmedi. İtalyan Temyiz Mahkemesi, karara ‘Her ne kadar dinlenen konuşmalar, partnerin aldatmasını gösteriyorsa da, telefon aygıtının içerisine bir dinleme cihazı yerleştirmek yasaktır’ diyerek son noktayı koydu. Bu arada İtalyan Yüksek Mahkemesi, iki yıl önce ‘Kadının poposunu ellemek taciz sayılmaz’ yönünde skandal bir karar vererek kadınları ayağa kaldırmıştı.

Kadın aleyhine davalar

Benzer davalarda, ‘Kot pantolon giyen kadına tecavüz edilemez’ ve ‘Kadın, 5 dakikadan az direnirse tecavüz sayılmaz’ şeklinde kadınları yaralayacak kararlar alınmıştı.

Haber Kaynağı:Martıweb

Kadına Yönelik Şiddet ve Hekimlik

“Kadına Yönelik Şiddet ve Hekimlik”

Ankara Tabip Odası tarafından 16-17 Kasım 2002 günleri AÜTF’de gerçekleştirilen “Kadına Yönelik Şiddet ve Hekimlik” sempozyumunun izlenimlerini Psk. Ebru Basut ve Psk. Gönül OZAN’ın kaleminden aktarıyoruz:

Psk. Ebru Basut’un kaleminden
İLK GÜN (16 KASIM 2002)

Ankara Tabip Odası’nın düzenlediği “Kadına Yönelik Şiddet ve Hekimlik” sempozyumu bugünkü oturumlarla başladı.A.Ü.T.F.Morfoloji binasında gerçekleştirilen sempozyum Dr.Binnaz Başaran’ın açılış konuşması ile başladı. Daha sonra Prof. Dr. Leziz Onaran Türkiye’de konu ile ilgili yapılan çalışmalar ile ilgili bilgiler verdi. Yapılan araştırmalarda kadınların şiddet kapsamını tam olarak bilmedikleri ve şiddete maruz kalıyor musunuz? şeklindeki direk sorulara düşük oranda “evet” cevabı alınmasına karşın daha ayrıntılı sorgulamalarda bu oranın yükseltildiği belirtildi.

Dr. Didem Gelegen tarafından oturum başkanlığı yapılan “kadına yönelik şiddetin tarihçesi, nedenleri ve çözüm önerileri”nin tartışıldığı 1. panelde Doç.Dr. Serpil Sancar Üşür, bir iktidar aracı olarak cinsel şiddet başlıklı konuşmasında; olayı erkekler açısından değerlendirerek, erkeklerin erkekleşme sürecinin şiddetle özdeşleştirildiğini belirtti. Sosyolog Pınar Selek ise konuşmasında ataerkil düzen içinde şiddet kültürünün nasıl şekillendiğinden bahsetti. Türk-iş Kadın İşçiler Bürosu Eğitim uzmanı Şule Özkuzukıran, çalışma hayatında kadına yönelik cinsel tacizin boyutları ve bunu yaşayan kadınların sayıca azımsanmayacak kadar çok olmasına karşın farklı baskılarla bunu açığa vurmaktan kaçındıklarını vurguladı ve gerekli yasal düzenlemelerin halen yapılamadığını belirtti.

Ankara Kadın Dayanışma Vakfı’ndan Psikolog Nurhayat Kemerli ise şiddetin aile içindeki boyutlarıyla ilgili bilgiler verdi. Kadına yönelik şiddetin kadın-erkek ilişkisinin her boyutunda yer aldığını ancak şiddetin boyutlarının değiştiğini, bazen sevgi gösterileri biçiminde ortaya çıkan şiddetin bazen ise sözel ve fiziksel saldırganlığa dönüştüğünü ifade etti. Şiddeti yaşayan kadınların öfkelerini boşaltamadıkları için suçluluk duyduklarını ve bu suçluluk duygusunu kendi self’lerine yönelterek intihar davranışında bulunduklarını belirtti.

Prof. Dr. Yaman Örs tarafından oturum başkanlığı yürütülen 2. panel ise kadına yönelik şiddetin sağlık boyutuyla değerlendirilmesi başlığını taşıyordu. Dr. Gülsüm Önal, sağlık alanında kadına yönelik şiddete etik yaklaşım konulu konuşmasında özellikle sağlık çalışanlarının yaşanan şiddeti ciddiye alması gerektiğini ve bu konuda eğitimin mutlaka gerekli olduğunu belirtti. Özellikle uzmanlarca kadına yönelik kötü tutumun mağdur konumundaki kadını daha kötü etkilediği önemle vurgulandı.

Dr. Yeşim İşlegen ise kadına yönelik şiddette jinekolojik yaklaşım konulu konuşmasını cinsel saldırı ve tecavüz ve aile içi şiddete maruz kalan kadınlar olarak 2 ana başlık altında topladı. yapılan çalışmaların sonuçlarından da bahseden İşlegen en çok tecavüze uğrayan bayanların 17-25 yaş arasında olan ve yalnız yaşayan bayanların tecavüze uğradığını ve olguların %80′ini kız çocuklarının oluşturduğunu belirtti. Tecavüz sonucu ortaya çıkan travmanın en büyük etkisinin psikolojik uyum üzerinde olduğunu belirten İşlegen hekimin tecavüz mağduruna hem tedavi hem de saldırı ile başaçıkması konusunda yardımcı olması gerektiğini vurguladı, ayrıca yine tecavüz durumunda hekime düşen görevleri: kanıt toplamak, emosyonel ve sosyal destek sağlamak ve tedavi olarak 3 ana başlıkta topladı.

Öğretim Görevlisi Hemşire Elif Gürsoy ise bekaret kontrolünün kadın sağlığı üzerine etkisi ile ilgili bilgiler verdi. odtü ve ankara üniv. öğrencileri ile gerçekleştirilen bir çalışmanın çarpıcı sonuçlarına da değinen Gürsoy bekaretin namusla ilişkisi var mı sorusuna erkeklerin çoğunun hayır cevabı vermesine karşın evleneceğiniz kızın bakire olması gerekiyor mu sorusuna Odtülü erkek öğrencilerin %33′ü ve Ankara üniv. öğrencilerinin ise %50’sinin evet cevabı verdiğini belirtti. Özellikle belirtilen bir konu da bekaret kontrolünün etik hiç bir yanının olmaması idi. Gerek bekaretin önemi gerekse bekaret kontrolü bireyin ruh sağlığını bozan kadının kendi bedeni üzerindeki söz hakkını ortadan kaldıran ve fiziksel ve ruhsal sonuçları açısından da kadın bedenine yönelik bir şiddet olarak ortaya kondu. Ayrıca incelenen 6000 intihar vakası içinde 978 cinsel nedenli intihar olduğu ve bunların 133′ünün ise bekaret kaybına bağlı olduğu belirtildi.

Prof.Dr. Şebnem Korur Fincancı ise konuya adli tıp açısından bakış açısı getirerek şiddet adli bir olgu olarak değerlendirildiğinde fiziksel, cinsel,psikolojik,ekonomik ve ihmal yolarıyla uygulanmış olabileceği ve bunların tümünün izlerinin araştırılması gerektiğini belirtti. Şiddetin toplumsal ve bireysel sonuçlarına da değinen Fincancı toplumsal yansımaları yüksek intihar oranları, çocuk istismarı, hastane başvurularında artış, kendisinin veya yakın çevresinin yaşam kalitesinde düşüş olarak belirtti. Bireysel sonuçları ise fiziksel bulgular, depresyon, kendine saygı duymama, yüksek intihar girişimi ve madde kullanımının artması olarak özetledi. Şiddet eylemi yaşayan kişilerin mutlaka adli olgu olarak bildirilmesinin de gerekliliği belirtildi.

Dr. Özge Yenier Duman tarafından başkanlığı yürütülen Kadına yönelki şiddete hukuksal ve örgütsel yaklaşım konulu panelde ise ilk panelist Ankara Barosu Kadın Danışma Merkezi üyesi Av.Yasemin Bülbül idi. Bülbül konuşmasında kadına yönelik şiddetin toplumumuzda yaygın olmasının sebebinin aile içinde gerçekleltirilen bu fiillere karşı toplumun hoşgörülü tutumu olduğunu belirtti. Türkiye’de açılan ilk kadın danışma merkezinin 30 kasım 1998′de kurulduğunu belirten Bülbül bu merkezin amacının her türlü şiddete uğrayan kadınlara psikolojik ve hukuki dstek vermek, mahkemede savunmalarını gerçekleştirmek ve kadın olmaları nedeniyle mağdur olanlara yardım etmek olduğunu belirtti. Ayrıca hukuki boyutta kadının yararına olmayan yasaların kaldırılması ve kadınların hakları konusunda bilinçlenmelerini sağlamak için de bir takım faaliyetler yürütüldüğünü belirtti. Kadın danışma merkezlerine en çok başuran yaş grubunun 40 yaş ve üzeri olduğunu belirten Bülbül eğitim düzeyleri düşük kadınların çoğunlukta olduğunu ve bu kadınlara uygulanan şiddetin eğitimli olanlara oranla daha ciddi boyutlarda olduğunu vurguladı.

Av. Elif Uysal Tok ise kadına yönelik şiddet açısında hukuk sisteminin kadına yaklaşımı konulu konuşmasında 4320 sayılı ailenin korunması konulu yasadan sözetti. bu yasa ile şiddet uygulayan eşin tanık veya duruşmaya gerek olmaksızın evden uzaklaştırlabildiğini belirtti. “İster özel ister toplumsal yaşamda olsun, tehdit, cebren ya da keyfi olarak özgürlükten alıkoymak da dahil olmak üzere, kadına fiziksel, cinsel ya da psikolojik zarar veren ya da verebilecek, cinsiyete dayalı her türlü hareket” olarak birleşmiş milletler kadına karşı her türlü ayrımcılığın önlenmesi konulu bildiride yer alan kadına yönelik şiddet tanımını da veren Uysal Tok’da kadına yönelik aile içi şiddete yer verilmemesinin ise büyük bir eksiklik olduğunu belirtti. ayrıca yeni yasal düzenlemede töre ve namus cinayetlerinin hafifletici neden olmaktan çıkarılması ile ilgili olarak da bilgilendirdi.

Kadına yönelik şiddet ile mücadelede kurumsallaşma konulu konuşması ile Nazik Işık, 1987 yılında başlayan “dayağa hayır” kampanyası”ndan ve böylece balayan kurumsallaşmadan bahsetti. Özellikle mor çatı, kadın sığınma evleri gibi kurumların bu dönemde kurulmaya başlandığını belirten Işık, kadına yönelik şiddetle mücadelenn ülkemize demokratikleşmenin yolunu açacağını vurguladı.

Av. Nebahat Koç ise “Kadına yönelik şiddetle mücadelede Diyarbakır” başlıklı konuşmasında kadının yaşadığı yer neresi olursa olsun şiddete maruz kaldığını ancak şiddetin boyutlarının ne kadar değiştiğini bizlere örneklerle sundu. Özellikle verdiği töre ve namus cinayetleri ve uygulamalarla ilgili örnekler gerçekten çok ilgi çekiciydi. Ayrıca burada kadınların yaşadığı dil, eğitim, kendini ifade edememe gibi sıkıntılara da değinen Koç, bu nedenlerle Diyarbakırlı kadınların kendilerini tam olarak ifade edemediklerini de belirtti. Gözaltına alınma ve gözaltından salıverilme sürecinde kadınların yaşadıkları rızaları alınmadan yapılan bekaret kontrolü, gözaltında yaşanan işkence ,tecavüz ve taciz konularına da değinen Koç bu yörede yaşayan kadınların sğlık çalışanı olmayan kişilerce kısırlaştırıldığını ancak bu konuda kadınlara hiç bir bilgi verilmediğini de söyledi. Konu ile ilgili açıklamaların yakında yapılacağını da belirten Koç özellikle Diyarbakır ve Batman civarındaki intihar vakalarının da yüksek oranlarına dikket çekti.

İlk günün özeti kısaca (!) bu şekildeydi. yaşanan tüm organizasyon sorunlarına ve salonda bitmek bilmeyen izleyici trafiğine rağmen gerçekten konu ile ilgili olarak aydınlatıcı ve ilgi çekici bilgiler edinmemizde katkısı bulunan Ankara Tabipler Odası’na böyle bir sempozyum düzenledikleri için teşekkürlerimi sunuyorum.

*********

İstanbul Tabip Odası Web Sayfasından Alınmıştır

Kadın Ve Medeni Kanun- Mal Rejimleri-Ekonomik Şiddet

Kadınlar, 15 gün kaldı!

Evli kadınlar dikkat! Evliliğinizin başından itibaren edinilen mallara ortak olmak istiyorsanız, 15 gün içinde eşinizle notere gidip, sözleşme yapmanız gerekiyor

DEMET BİLGE
İSTANBUL – Yenilenen Medeni Kanun’a göre malların paylaşımı için evli çiftlere tanınan yasal süre iki hafta sonra bitiyor. Yıllardır evli olan çiftler 15 gün içinde notere gidip, evliliğin başından beri edinilen tüm mallara ortak olmak için sözleşme yapma hakkına sahip. Kanunun yürürlüğe girmesinin ardından bir yıl geçmesine karşın, eşini alıp, sözleşme başına oturtmayı başaranların sayısı çok az.
1 Ocak 2002 tarihinde yürürlüğe giren ve kamuoyunda büyük heyecan uyandıran
Medeni Kanun’un getirdiği en önemli yeniliklerden biri de kadınların boşandıktan sonra hak kaybına uğramasına, mağdur olmasına yol açan düzenlemenin ortadan kaldırılmasıydı. Eski kanuna göre, evlilik süresince çiftler arasında ‘mal ayrılığı’ rejimi geçerliydi. Yani evlilik süresince mal kimin üzerine kayıtlıysa, boşandıktan sonra da malın sahibi oydu.
Türkiye’de mallar genellikle erkeğin üzerine kayıtlı olduğu için, boşandıktan sonra kadınlar mağdur oluyor, ancak hak talebinde bulunamıyordu.

Eski evliler kapsam dışı

Ön çalışması yaklaşık 10 yıl süren Medeni Kanun, bu rejimi değiştirdi. 1 Ocak 2002 tarihinde yürürlüğe giren kanun, çiftler arasındaki yasal mal rejimini ‘edinilmiş mallara katılım’ olarak belirledi. Yani evlendikten sonra edinilen tüm mallar üzerinde eşler eşit paya sahip olacaktı. Ancak yasada önemli bir boşluk vardı, söz konusu düzenleme eski evlileri kapsamıyordu. Yasaya göre eski çiftlerin, evliliklerin başından beri edinilen mallara ortak olabilmeleri için de bir yıl içinde notere başvurup, sözleşme imzalamaları gerekiyordu. Yasa yürürlüğe girdikten sonra hareketlenen kadın kuruluşları bunun haksızlık olduğunu, Türkiye’de kadınların eşlerini notere götürüp, böyle bir sözleşmeye imza attırmalarının bir ‘mucize’ olduğunu öne sürdü.
Aradan bir yıl geçti. Bu süre içinde noterlerin kapısı defalarca çalındı. Ancak bu konuda bilgi alan çiftlerden birçoğu sözleşme başına oturmadı. Türkiye Noterler Birliği Başkanı Hasip Dinçer, noterlere yapılan başvuruların yetersiz olduğunu belirterek, “Biz yasa çıktığı zaman evli çiftlerin kendileriyle ilgili en uygun mal rejimini kabul etmek üzere noterlere gideceğini düşündük. Kaç kişinin başvurduğu konusunda net bir sayı yok. Ancak edindiğimiz bilgilere göre bu sayı oldukça düşük kaldı. Mesele tam olarak anlatılmadı. Ya da eşler bu durumu kabullendi. Hâlâ 15 gün vakit var, sözleşmeler noterlerde hazır” diye konuştu.
Türkiye Noterler Birliği Başkan Danışmanı Uğur Aktalay ise toplumun yeni Medeni Kanun hakkında yeterince bilinçlendirilmediğini vurgulayarak, şu görüşleri dile getirdi:
“Eşlerin yapması gereken şu; 15 gün içinde notere gidip, evliliğin başından beri edinilen mallara ortak olmak için sözleşme imzalayacaklar. Bu durumda boşanma ya da ölüm durumda eşler mağdur olmayacak. Özellikle kadınların mutlaka bu sözleşmeyi yapması gerek. 1 Ocak 2003′ten sonra kimsenin böyle bir hakkı olmayacak. Ellerini çabuk tutsunlar. Başvurular istenilen düzeyde değil. Sempozyumlar eğitim düzeyi yüksek kişilere verildi. Oysa bunu halka anlatmak gerekiyordu.”

Ne yapacaksınız?

Eski evliler, evlendikleri tarihten, yasanın yürürlüğe girdiği 1 Ocak 2002′ye dek edinilen mallara ortak olabilmek için 1 Ocak 2003′e kadar bir notere gidip ‘edinilmiş mallara katılım’ sözleşmesini imzalayacak. Böylece boşanma ya da ölüm durumunda, mallar eşit olarak paylaştırılacak

Radikal 15 Aralık 2002

Sosyal Güvenlik Yasasında Kadınlar Arasında Çeyiz Yardımı Ayrımcılığı

Kadına, ’kuru yere ateş yakma’ kriteri

’Biz öleceğiz. Hanımlar bir daha evlenecekler. Üstelik onlara bir de ödül gibi evlenme yardımı yapılacak! Olmaz böyle şey. Bence bu yardım tamamen kaldırılsın. Kocası ölen kadını, üste para vererek sevindirmenin ne anlamı var’

Hürriyet Yazarı Şükrü Kızılot, pazar günü, yeni Sosyal Güvenlik Reform Tasarısı’ndaki ’çeyiz yardımı’nın, sendikaların onayıyla, ’sadece evli kadınlara’ verilecek şekilde değiştirilmesini eleştirdi. Boşanmış kadınlara hak tanımayan uygulamayı HAK-İŞ, “Halk deyişiyle kuru yere ateş yakacak genç kıza verilsin istedik” diye savundu.

SOSYAL Güvenlik Reformu Tasarısı ile evlenen kadınlar için öngörülen 12 aylık tutarındaki evlenme (çeyiz) yardımı, sendikacıların da onayı ile, ’sadece ilk kez evlenecek kadınlara, 12 yerine 24 ay tutarında verilecek’ şekilde değiştirildi. Böylece dul kadınlara çeyiz yardımı kalkarken, Hak-İş Genel Başkanı Salim Uslu, düzenlemeyi “Dul kadın ilk evliliğinde zaten evlenme yardımı almıştır. İlk kez evlenip yuva kuracak, halk deyişiyle kuru yere ateş yakacak, genç kıza verilsin istedik” diye savundu.

BİZ ÖLECEĞİZ HANIM EVLENECEK

Hürriyet Yazarı Şükrü Kızılot, pazar günkü yazısında bu değişikliğin üç büyük işçi konfederasyonu Türk İş, Hak İş ve DİSK’e mensup sendikacıların onayı ile gerçekleştirildiği aktardı. Kızılot köşesinde, “Dul kadınlara, 5510 sayılı yasa ile getirilen 12 aylık evlenme (çeyiz) yardımı vardı. 24 aya çıkarılması beklenirken, bütünüyle kaldırıldı. Niye kaldırıldığını en yetkili kişiden öğrendim. Çalışma Bakanlığı’nda yapılan, sendika temsilcilerinin de katıldığı toplantıda, dul kadınlara yapılacak evlenme yardımının, 12’den 24 aya çıkartılması gündeme gelmiş. Bir sendika lideri; ’Biz öleceğiz. Hanımlar bir daha evlenecekler. Üstelik onlara bir de ödül gibi evlenme yardımı yapılacak! Olmaz böyle şey. Bence bu yardım tamamen kaldırılsın. Kocası ölen kadını, üste para vererek sevindirmenin ne anlamı var’ demiş. Çevresindekiler de desteklemiş. Bakan da ’Peki, madem istemiyorsunuz, o halde kaldıralım’ demiş” diye yazdı.

ÖNLEM, HİLELİ EVLİLİĞE KARŞI

Kızılot’un köşesinde yazdığı sendikacının kim olduğu açıklanmazken, görüşmelerde bulunan sendikacılardan Hak-İş Genel Başkanı Salim Uslu, dul kadına evlenme yardımının kesilmesinin, Emek Platformu’nda benimsendiğini söyledi. Uslu’nun, düzenlemenin gerekçesini anlatırken söyledikleri ise şöyle: “Dul kadın, ilk evliliğinde zaten evlenme yardımı almıştır. İkinci ve daha sonraki evlenme durumlarında bu yardım verilirse, hileli boşanma ve evlenmeler olabileceği, konunun istismar edilebileceği söylendi. Biz de, bunun üzerine o zaman o hakkı bir kez kullanan bir daha kullanmasın, ama ilk kez evlenip yuva kuracak, halk deyişiyle kuru yere ateş yakacak, genç kıza verilecek yardım 12’den 24 aylık tutarına çıkarılsın istedik. Bu kabul gördü. Aramızda bayan uzmanlar da vardı, onlar da dul kadınların daha sonraki evliliklerinde bu yardımın verilmemesine bir itirazları olmadı. Biz de Bakanlığa sunduğumuz ilgili madde düzenlemesinde ’Dullara tekrar evlilik yardımı yapılmasına gerek yok’ dedik”

ORTAK UZLAŞMA İLE KABUL EDİLDİ

DİSK Başkanı Süleyman Çelebi’nen değerlendirmesi ise şöyle oldu: “Bakanlık ısrarla maliyet konusunu getirdi. Sonuçta, dul kadınlar tekrar evlenirlerse evlenme yardımı almamaları konusu ortak uzlaşma ile kabul edildi. Anayasa Mahkemesi’nin iptal ettiği yasada 24 ay olan evlenme yardımını, bu tasarı 12 aya düşürüyordu. Biz, 24 ayın korunmasında ısrarcı olduk. Ama, bu arada ’maliyet ve istismar’ faktörleri devreye girince, ilk kez evlenenlere verilmesi ile sınırlandırıldı. ’İkinci ve daha fazla evlenenlere verilmesin’ denildi.”

Deyim Çorum’dan dedi Çorum’un haberi yok

HAK-İŞ Genel Başkanı Salim Uslu, çeyiz yardımına ilişkin görüşlerini açıklarken, atıf yaptığı, ’Kuru Yere Ateş Yakma’ deyimi için, “Memleketim Çorum yöresine aittir. Genç kız, ilk kez yuva kuracak, odunu-sobası, evi-eşyası yok anlamında kullanılan bir deyimdir” dedi. Ancak Çorum çevresinde bu deyim bilinmiyor. Belediyenin hazırladığı yöresel deyimler derlemesinde de bu deyim yeralmıyor.

Deyime en yakın gelenek gerdeğe girmeden önce

’KURU yere ateş yakma’ deyimine en yakın Anadolu geleneği, İç Anadolu’nun bazı bölgelerinde, gerdek gecesi ateş yakma ve üstünden atlama törenleri. Törende damat, gerdeğe girmeden önce yatsı namazına gider. Namazın ardından damat ve yakınları imamla eve döner. Bu sırada ’gilamada’ denilen bağ çubuklarından bir demet alınarak, kapı önünde, imamın duası sonrası yakılır. Damat ateş üstünden atlayıp gerdek odasına girer. Böylelikle şeytanın damatla birlikte gerdeğe girmesi önlenmiş olur.
17 Nisan 2008

Süleyman DEMİRKAN/ANKARA

Her 5 Dakikada Bir Kadın Şiddete Maruz Kalıyor!

Prof. Ahsen Şirin, ‘Dünya Sağlık Örgütü’nün Verilerine Göre Tüm Dünyada Üç Kadından Biri Yaşamlarının Bir Döneminde Dövülmekte, Cinsel İlişkiye Zorlanmakta ve Diğer Yollarla Taciz Edilmekte’ Dedi.

Kadına yönelik şiddetin Dünya’da en yaygın, ancak en az tanımlanmış insan hakları ihlali olduğunu belirten Ege Üniversitesi Hemşirelik Yüksekokulu Kadın Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof.Dr.Ahsen Şirin, “Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre tüm dünyada üç kadından biri yaşamlarının bir döneminde dövülmekte, cinsel ilişkiye zorlanmakta ve diğer yollarla taciz edilmekte olup, her 5 dakikada bir kadın cinsel veya fiziksel şiddete maruz kalmaktadır” dedi.

İÇ GÖÇ SON 25 YILDA İKİYE KATLANDI Göç olgusunun kadına yönelik şiddete zemin hazırladığını kaydeden Prof.Dr.Şirin, “Uluslararası Göç Organizasyonu-2007 verilerine göre; Dünya’da 191 milyon göçmenin yer aldığı ve bunların 24.5 milyonunun iç göç yaptığı belirtilmektedir. Türkiye İstatistik Kurumu’nun göç istatistiklerine göre; Türkiye’de iç göç son 25 yıl içerisinde ikiye katlanmıştır. Ayrıca Türkiye binde 0.7 oranında dış göç almakta ve bunun yüzde 52.4′ünü kadınlar oluşturmaktadır. Kadınlar; ailesini ya da göç eden erkek üyesini takip ederek, evlilik, tayin, mevsimlik ya da kadına özgü iş olanakları, eğitim, güvenlik, ekonomik ve siyasi nedenlerle göç etmektedirler” diye konuştu. Ülkemizde kentlerde göçe bağlı olarak görülen başlıca sorunların işsizlik, yerleşim, konut, çevre, altyapı, ulaşım, eğitim, asayiş ve sağlık olduğunu kaydeden Prof.Dr.Şirin, “Türkiye’de göç sürecinin kadınlar için beraberinde getirdiği etkiler arasında cinsel yolla bulaşan hastalılkar, ana-çocuk sağlığı ve aile planlaması hizmetlerinden yeterince yararlanılamamasına bağlı çok ve sık aralıklarla çocuk sahibi olma, doğum öncesi bakım hizmetlerinin alımının az olması, evde sağlık personeli olmaksızın yapılan doğumların yüksek olduğu saptanmıştır. Bu etkilere ilave olarak; kadınların kültürel nedenlerle yabancı bir ortamdaki hareket özgürlüklerinin giderek kısıtlanması, erkeklere oranla iş gücü piyasalarına katılımlarının daha zor olduğu ve bu yüzden göç etmiş olan kadınların ev kadını rolünü eskisine oranla daha fazla benimsemek zorunda kalmaları ve de şiddet etkilerinden biri olarak karşımıza çıkmaktadır” dedi.
HER 3 KADINDAN BİRİ EŞİNDEN DAYAK YİYOR Şiddetin ortaya çıkmasında kırdan kente göç eden kadının üretkenliğinde azalma, eğitim yetersizliği, işsizlik, yoksulluk, sosyal izolasyon, yabancılık duygusu, kültürel çatışma gibi nedenlerin etkili olduğunun belirtildiğini kaydeden Prof.Dr.Şirin, “Şiddet uygulayan erkeklerin çocukluklarında benzer olaylara tanık olmaları, kişilik özellikleri, mevcut ruhsal bozukluklar, aile içi ilişkilerinde problemler, madde bağımlılığı ve aşırı kıskançlık duygusu kadına yönelik şiddet davranışını arttırmaktadır. Kadına yönelik şiddet ister kamusal, isterse özel yaşamda meydana gelsin, kadınlara fiziksel, cinsel veya psikolojik acı veya ızdırap veren veya verebilecek olan cinsiyete dayanan bir eylem veya bu tür eylemlerle tehdit etme, zorlama veya keyfi olarak özgürlükten yoksun bırakmadır” diye konuştu. Yapılan araştırma sonuçlarına göre Türkiye’de her üç kadından birinin eşinden dayak yediğinin görüldüğünü açıklayan Prof.Dr.Şirin, “Kadınlar kişisel güçlerini ve öz saygılarını yitirdikleri göç durumunda yaygın olarak şiddete ve istismara maruz kalmaktadır. Şiddet uygulanan kişi üzerinde korku, uykusuzluk, bitkinlik, halsizlik, seslere karşı aşırı tepki, baş dönmesi, unutkanlık, güvensizlik, ümitsizlik gibi olumsuz etkiler ortaya çıkmaktadır. Bunların yanısıra şiddete maruz kalan kadınların sosyal ilişkileri bozulmakta, sosyal ve ekonomik yaşama katılımları, karar mekanizmalarında yer alma kapasiteleri zarar görmekte, toplumsal ve ekonomik yaşama katılımları büyük oranda düşmektedir” dedi.

Kadın ve Sosyal Güvenlik

Kadının adı sosyal güvenlikte de yok

Yeni sistemle isteğe bağlı sigortalılık seçildiğinde isteğe bağlı sigorta primi yanı sıra sağlık sigortası primi de yatırılacak.

Kadın Emeği ve İstihdamı Girişimi: 15 yaş üstü 25 milyon kadının çoğu eş, anne-baba ya da çocuğuna bağımlı kalacak. Çalışanlara bile koruma yok!

ANKARA – Sayıları 25 milyon civarında olan 15 yaş üstü toplam kadın nüfusun 17-18 milyon kişilik bölümü eşi, çocuğu veya anne-babasının sigortalılığından dolayı ‘bağımlı’ durumda, ya da tümüyle sistem dışında yeralıyor.
Mart 2007 itibarıyla sadece 3 milyon 2 bin 741 kadın ’sosyal güvenlik sisteminin öznesi’, yani aktif sigortalı olarak çalışıyor.
Emekli prim gün sayısının kademeli olarak 7 binden 9 bin güne, halen kadınlar için 43-58 olan yaş haddinin de 65 güne çıkartılacak olmasının, kadınları kayıt dışı çalışmaya yönelteceği veya evine kapatacağı ileri sürüldü. Kadın Emeği ve İstihdamı Girişimi (KEİG) Platformu bünyesindeki çalışma grubu, TBMM Genel Kurulu’nda haftaya görüşülecek Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu tasarısını, kadınlar açısından tarayarak rapor hazırladı.

‘Kadın eve kapanır’
Rapora katkıda bulunan İstanbul Teknik Üniversitesi İşletme Fakültesi İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku Öğretim Üyesi Doç. Dr. Kadriye Bakırcı, sosyal güvenlik yasa tasarısının prim gün sayısını kademeli olarak 7 binden 9 bin güne, şu an 43-58 olan emeklilik yaşını da kadınlar açısından uzun vadede 65′e çıkartan hükümlerin en çok kadın istihdamını olumsuz etkileyeceğini vurguladı.
Sendikasız veya kamu dışındaki işyerlerinde çalışan kadınların, çeşitli sebeplerle işe sık sık ara vermek durumunda kalmaları nedeniyle şu anda 7 bin prim gün sayısını doldurmakta bile zorlandıklarına dikkat çeken Bakırcı, şöyle konuştu:

“Kamu ya da sendikalı işyerleri dışındaki işyerlerinde çalışan kadınlar, işsizliğin yaygınlaştığı, ülke genelinde ya da işyerinde bir kriz ortaya çıktığında işverenin ilk gözden çıkardığı işçilerdir.
Yeni sistemde ise prim gün sayısı her yıl 100 gün artarak 9 bin güne, emeklilik yaşı da erkeklerle aynı seviyeye, yani 65′e çıkıyor. Bu durumda, emekli olma koşullarının zorlaştığını gören kadın, ‘nasıl olsa emekli olamayacağım’ diyerek, ya işverene gidip ‘beni sigortalı yapma, sigorta primini bana öde’ diyerek kayıt dışı çalışacak. Ya da çalışmayı bırakıp, evine kapanacak.” Halen çalışma çağındaki kadınların sadece yüzde 20’sinin bir işte çalıştığını, bu çalışan kadınların da sadece yüzde 25′inin kayıtlı olduğunu vurgulayan Bakırcı, tasarının, kadın yoksulluğunu artırmasından kaygılandıklarını anlattı. KEİG’in raporunda da yasa tasarısına ilişkin tespit ve öneriler şöyle sıralandı:

Dul, yetim aylığı: Dul eşe ve kız çocuklara bağlanan aylığın alt sınırı yeni sistemde kaldırılmaktadır. Böylelikle, bağlanacak aylık, halen var olan alt sınırdan daha düşük olarak belirlenebilecektir. Ölüm toptan ödeme miktarı düşerken, ölen sigortalının kız çocuğuna evlendiği takdirde verilen evlenme ödeneği 24 aydan 12 aya düşürülüyor. Cenaze ödeneğinden yararlanma şartları ağırlaştırılıyor.

Kız çocuğuna GSS primi zorunluluğu: Sigortalının 18 yaşındaki (yükseköğrenimde ise 25 yaş üstü) kız çocukları, sigortalı anne babası hayattayken de öldüğü durumda da Genel Sağlık Sigortası (GSS) primi yatırmak zorunda olacak. Bu durum isteğe bağlı değil. Bir ailede, örneğin iki ya da üç 18 yaş üstü evli olmayan ve çalışmayan kız çocuğu varsa, hepsi için ayrı sağlık sigortası ödenmesi zorunlu olacak.

Hükümlü-tutuklu eşi: Cezaevlerindeki döner sermaye işletmelerine bağlı olarak dışarıya satılan ürünlerin üretildiği işliklerde çok cüzi düzeyde ücretle çalışan hükümlü ve tutukluların yürürlükteki mevzuata göre halen yararlanmakta oldukları sağlık sigortası, yeni düzenlemeyle geri alınıyor. Bu düzenlemenin doğrudan mağduriyete yol açacağı kesim, hükümlü ve tutuklunun bakmakla yükümlü olduğu kişiler, yani, eşleri, anaları, babaları ile çocukları olacak. Yeni yasa tasarısına göre bu kadınlar kendi sağlık sigorta primlerini ödemek zorunda kalacaklar.

Kadın açısından isteğe bağlı sigortalılık: Yeni sistemde, hak sahibi sigortalıya bağımlı/dışlanan kadınlar, sağlık sigortasına ek olarak emekli aylığından yararlanmak amacıyla isteğe bağlı sigortalı olabilecek. Ancak avantaj gibi görünen bu seçeneğin pratikte bir geçerliliği yok. Zira isteğe bağlı sigortalı oldukları takdirde, bağımlı olarak ilişkilendikleri sigortalının sağlık sigortasından yararlanması elinden alınıyor. Böylece, isteğe bağlı sigorta primi yanı sıra sağlık sigortası primi de yatırmak zorunda kalacaklar. Prim miktarları uzun vadeli sigorta kolları (emeklilik) için yüzde 20, GSS (sağlık) için yüzde 12 olmak üzere, brüt asgari ücretin yüzde 32’si (şu an 194 YTL) olacak.

Esnek çalışan kadının emekliliği zor: Kısmi süreli iş akitleri, evde çalışma, tele çalışma, geçici iş ilişkisi gibi esnek çalışma ilişkisi içinde çalışan kadın işçiler, çalıştıkları süreler için tam süreli çalışanlar gibi kısa ve uzun vadeli sigorta kollarına tabi olacaklar.
Örneğin, esnek çalışan kadın işçiler, bir ayın on günü çalışmakta ise, geçici iş göremezlik ödeneğine hak kazanabilmek için gerekli 120 günlük primi 12 ayda, analık sigortasına hak kazanabilmek için gerekli 90 günlük primi dokuz ayda doldurabilecekler. Emekli olduğunda ellerine az bir para geçecek.

Tarımda çalışan geçici işçi kadınlar: Yeni sistemde kamu idareleri hariç olmak üzere, tarım işlerinde veya orman işlerinde hizmet akdiyle sürekli olmayan işlerde çalışanlar, zorunlu sosyal sigorta kapsamı dışında kalacaklar. Ayrıca, 50′den az işçi çalıştıran tarım ve orman işletmelerinde çalışan geçici işçi kadınlar da İş Yasası’nın dışında yer almaktalar.

Genelevde çalışanlara yıpranma hakkı verilmeli: Gerek yürürlükteki rejimde, gerekse yeni yasa tasarısında genelevde çalışan işçi kadınların sigorta kolları için aranan hak kazanma koşulları diğer işçilerle aynı. Bu grupta çalışan kadınların, 65 yaş ve 9000 prim gün koşullarını tamamlayarak emekliliğe hak kazanmalarının mümkün olmadığı açık. Ağır çalışma şartlarına sahip genelevdeki kadın işçilere fiili hizmet zammı hakkı sağlanmalı.

Hükümlü ve tutuklu olan işçi kadınlar: Yeni sistemde hizmet akdiyle çalışmamakla birlikte, ceza infaz kurumlarıyla tutukevleri bünyesinde oluşturulan tesis, atölye ve benzeri ünitelerde çalıştırılan hükümlü ve tutuklu işçi kadınlar sadece iş kazası ve meslek hastalığıyla analık sigortasından yararlanacaklar. Oysa, yürürlükteki mevzuata göre, bu gruptaki işçi kadınlar, sayılan sigorta kollarının yanı sıra hastalık sigortasından da yararlanıyor. Dolayısıyla bakmakla yükümlü oldukları kişiler de hastalık sigortası kapsamında.

Ev hizmetlerinde çalışan kadınlar: Ev hizmetlerinde süreksiz çalışan gündelikçi kadınlar sosyal güvenlik sisteminden dışlanıyor.

14/03/2008

AHMET KIVANÇ

5763 sayılı Kanun

İş Kanun’u ve bazı kanunlarda değişiklik yapılması hakkında 5763 sayılı Kanun ;

26 Mayıs 2008
Resmi Gazete Sayı : 26887

MADDE 20 – 4447 sayılı Kanuna aşağıdaki geçici 7 nci madde eklenmiştir.
“GEÇİCİ MADDE 7 – 18 yaşından büyük ve 29 yaşından küçük olanlar ile yaş şartı aranmaksızın 18 yaşından büyük kadınlardan; bu maddenin yürürlük tarihinden önceki altı aylık dönemde prim ve hizmet belgelerinde kayıtlı sigortalılar dışında olması şartıyla, bu maddenin yürürlük tarihinden önceki bir yıllık dönemde işyerine ait prim ve hizmet belgelerinde bildirilen ortalama sigortalı sayısına ilave olarak bu maddenin yürürlük tarihinden itibaren bir yıl içinde işe alınan ve fiilen çalıştırılanlar için; 506 sayılı Kanunun 72 nci ve 73 üncü maddelerinde sayılan ve 78 inci maddesi uyarınca belirlenen prime esas kazanç alt sınırı üzerinden hesaplanan sigorta primine ait işveren hisselerinin;
a) Birinci yıl için yüzde yüzü,
b) İkinci yıl için yüzde sekseni,
c) Üçüncü yıl için yüzde altmışı,
d) Dördüncü yıl için yüzde kırkı,
e) Beşinci yıl için yüzde yirmisi,
İşsizlik Sigortası Fonundan karşılanır.

Bu geçici madde ile, özellikle istihdam açısından kadınlara önemli avantajlar sağlandığı kanaatindeyim ve bunu önemli bir gelişme olarak görüyorum.



Web Stats